• ÖZEL FATİH FEN LİSESİ
 ÖZEL FATİH FEN LİSESİ
  ZÜMRELER>FELSEFE ZÜMRESİ

» Ana Sayfa
» Felsefe Yazıları
» Biliyor musunuz?
» Ders Konu Başlıkları
» Felsefe Kitaplığı
» Felsefe ve Paradoks
» Felsefe Yıllık Plan
» Felsefe-Hayata Dair
» Felsefe Müfredat
» Fel. Arka Merdiveni
» Felsefi Tepkiler
» Felsefe Olimpiyatı
» Atatürk Diyor ki!
» Atatürk'ün İlkeleri
» Kompozisyon Yarışması
 



          Bize düşen görev demokratik anlayışların meyillerini göz ardı etmeden, insanları veya fikirleri ideolojilerin Donkişot’ları yapmak değil, sadece ve sadece anlamaya çalışmaktır.”

NİETZSCHE ÖLDÜ!
          Frıedrıch Wilhelm Nietzsche 1844 yılında Almanya’da doğdu. Çocukluk yıllarında yaşadığı olayların çok açık bir şekilde düşüncelerini etkilediğini söyleyebileceğimiz bir düşünürdür. Çocukluğunda yaşadığı iki önemli olaydan birincisi kardeşinin ölümü, diğeri ise babasının ölümüyle aile şartlarının çok değişmesidir. Çocukken çok ağırbaşlı, kurallara uygun hareket etmeyi seven bu nedenle yağmurlu havalarda bile herkesten farklı olarak ağır adımlarla yürüyen, yağmura hiç aldırmayan birisiydi. Lakabı ise küçük papazdı.

          On dört yaşında disipliniyle dikkat çeken okulunda “Germania” adlı bir dernek kurmuş, şiir ve denemelerle ilgilenmiştir. Özellikle 1860’lı yıllarda bir dergi aracılığıyla kiliseyi, ortaçağ kalıntılarını taşıması, ruhbanlık sınıfı, insanı ele alış biçimi ve sürü psikolojisine itmesi nedeniyle eleştirmeye başlamıştır. Yüksek eğitimini Yunan düşünürleri üzerine hazırladığı tezle bitiren Nietzsche, Bonn Üniversitesi’nde dil üzerine çalışmalar yapmıştır. Bütün bu hareketli yıllarda onun iki hobisi vardır: Schopienhaver’in fikirlerini okumak ve sıkıntılarımızdan kaçarak ona sığındığımızda doğayı daha iyi anlarız dediği doğada geziler yapmaktır. Bir ara vatanseverlik nidalarıyla Alman birliğinin sağlanmasının yolu olarak gördüğü; “Ortak bir düşmana karşı mücadele etmek gerekir.” düşüncesiyle askere yazılır. Ama bu onun hayatı için bir dönüm noktası olur. Attan düşerek peşini ölümüne kadar bırakmayacak bir rahatsızlık geçirir.

          1869 yılında İsviçre’nin Basel Üniversitesi’nde genç yaşta Klasik Filoloji kürsüsüne profesör olarak atanır. Ardından Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe adlı eserini yazar. Özellikle Yunan Mitolojilerine ve ilk çağ Yunan filozoflarına hayrandır. Bunlar arasında Heraklitos’un ayrı bir yeri vardır. 1887 yılında kaleme aldığı “Ahlakın Soy kütüğü Üzerine” adlı eserinde insanları köleliğe iten, köle ahlakı anlayışları sorgular. 1878 yılında İnsanca, Pek İnsanca adlı eseriyle pozitivist yaklaşımlar sergilemeye başlar. Bu eserinde Nietzsche, özellikle inançla ilgili sorgulamalarda bulunur. Ortaçağın dini duygularının aydınlanmayla birlikte sanata ve bilime yöneldiğini söyler. Bu sıralar rahatsızlığının artması nedeniyle üniversitedeki görevinden ayrılmak zorunda kalır. İyileşme adına gezgin bir hayata başlar. Kış aylarını İtalya’da, yaz aylarını ise İsviçre’nin dağlarında geçirir. Bu yıllarda Torino’da sokakta kırbaçlanan bir atın boynuna sarılarak uzun süre ağladığı söylenir. Bu davranışını geçirdiği rahatsızlığın etkisiyle de açıklamak mümkündür. Artık o yoğun ve çalkantılı düşüncelerin adamı olmaya başlamıştır. Baş yapıtım dediği İranlı bir bilgenin ağzından anlattığı fikirlerinden oluşan “Böyle buyurdu Zerdüşt” adlı eseri yazar. Bu eser Nietzsche’nin kendine duyduğu hayranlığı artırmıştır. Hatta biraz daha ileri giderek: “Ben geleceğin bütün insanları için bir yazgıyım”. diyecektir. Bu söz onun psikolojisini açıklamada önemli bir ölçü kabul edilebilir. Ama işi büyüklük hezeyanlarına dayandırmak ne derece doğru olur bilemeyiz. İnsanca, Pek İnsanca adlı eserinde belirttiği, yazar olmaya utanan en iyi yazar olacaktır. Sözüyle bunu kıyasladığımızda kafasının karışık hatta birazda dağınık olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten çocukluğundaki ağırbaşlılığını eserlerinde, özellikle filozofları eleştirdiği yazılarında görmek mümkün değildir. Anlaşılmıyor! Eleştirilerine karşı kendini savunurken takındığı mütevazı tavır onun hayatında oluşmuş istisnalardan biridir.

          İ.Kant’la sistemleşen, klasik felsefe anlayışına inen darbelerin en önemlilerinden mantıkçı kimliğiyle felsefeyi bilimsel bir temele oturtmakla bitiren düşünür kabul edebileceğimiz Wittgenstein ile devam eden eleştirel felsefe geleneğinin en önemli değerlerinden biri olarak Nietzsche’yi kabul edebiliriz.. Bu yönüyle beklide o, 20 yüzyılda elimizde kalan tek yaklaşım diyebileceğimiz pragmatizm akımına alternatif getirmekle felsefeye yeni ufuklar açmıştır. Nietzsche’nin problemi, aslında yüzyıllardır insanlığın en duyarsız kaldığı bir problem, yabancılaşma problemidir. Nietzsche’ye, çöküş veya yabancılaşma, yerleşik değerleri yeniden ele alma, nihilizm(hiçlik), üst insan, sürü psikolojisi, öze varış gibi kullandığı kavramlarla bakmak, onu anlamayı daha çok kolaylaştıracaktır. O, insanları bağlı birer tin haline getiren, yozlaşmış bütün değerlere karşı çıkar(Nihilizm).Yani varolan yerleşik değerlerin kökten sarsılıp yeniden değerlendirilmesi, kabul edilen en yüce değerlerin yozlaşmadan dolayı değersizleşmesi. Bu değerlerin(alışkanlıklar, ananeler, inançlar, siyasi oluşumlar, eğitim, toplumsal özellikler) insanı sürü psikolojisine hapseden statik, kokuşmuş olduklarını savunur. Bunlardan kurtulmak gerekir. Bunun yolunun da varolan bu değerlerin inceden inceye sorgulanarak tekrar ele alınmasının gerekliliğini vurgular.

          O, eserlerinde ahlak, inanç, felsefe, sanat, siyaset gibi alanlarda oluşan yabancılaşma üzerinde durur. Yabancılaşmadan nasibini alan insanları gruplamayı da ihmal etmez. Ona göre insan hayvan ile üstinsan arasında gerilmiş bir iptir. Seviyemizi belirleyen şey, bizi sürü içgüdüsüne iten, kendimize yabancılaştıran anlayışları ne kadar sorgulayabildiğimizdir. Ona göre yabancılaşma veya çöküş tabiatta, toplumda ve en nihayet insan hayatında etkisini göstermiştir. Yabancılaşma, insanın kendi özünden uzaklaşarak genel eğilimlerin esiri olması, üstinsandan uzaklaşması, daha net bir ifadeyle çöküşüdür. Özellikle insandaki çöküşün kaynağını sürü içgüdüsünün ahlaki değerlerdeki canlılığı kaybetmesine bağlar. Nietzsche göre ahlak insanı sürü psikolojisine iter. Bu nedenle karşı çıkılması gereken şey bu psikolojinin insanın bütün diğer fonksiyonlarını yok edecek kadar geriye götürmesidir. Yabancılaşmanın dinde de olduğunu vurgulayan Nietzsche, özellikle Hıristiyanlığın insanı doğuştan günahkar gören tavrını, Tanrı anlayışını, ruhban sınıfını acımasızca eleştirir. Zaten Hıristiyanlığın bu konulardaki tavrı İslam diniyle çelişmektedir. İslam insanı doğuştan günahkar olarak değil, yaratılmışların en hayırlısı olarak kabul eder. Nietzsche insanın suçlu görülmesini asla kabul etmez. Özellikle papazları eleştirir. Ama, “onların arasında da karamanlar var.” Demeyi de ihmal etmez. İnsan pek İnsanca da, gerçi, Hıristiyanlık demişti ki: İnsan günah içinde rahme düşmüş ve doğmuştur. Calderon, ünlü dizelerinde gelmiş geçmiş
En tersine dönüş paradoksu dile getirmeye cesaret edebilmişti: insanın en büyük suçu doğmuş olmak. Böyle bir yaklaşımdan dolayı Nietzsche’yi Hıristiyanlığın inanç problemlerini Asya için de genellemiş olması onun en büyük hatası rahatlıkla kabul edilir.

          Nietzsche’nin tekrardan insana yönelimi aslında yeni bir şey değildir. İlkçağ filozofları varlığın ilk nedeni yani arke problemiyle ilgili yorumlar ve bu yorumlardaki farklılıklar, filozofların dikkatini kendi dışından kendisine yöneltmiştir. Artık varlık nedir? sorusunun yerine insan nedir? Sorusu almıştır. Artık ideal olan insanı anlamak ve değerlendirmek olmuştur. Ortaçağla birlikte kesintiye uğrayan bu çıkış Rönesans ile tekrar canlanmıştır. Yani İlkçağda ele alınan konular tekrar sorgulanmaya başlanmıştır. Bu sürece Nietzsche’yi ilave edecek olursak, onun yaklaşımında insanın bağımlı hale gelerek kendisine yabancılaşmasına bir saldırı veya insanı kurtarma adına yeniden değerlendirme diyebiliriz.

          Nietzsche’nin bir konuyu derinlemesine ele alıp sonuçlandırmaması onu anlamayı engelleyen önemli problemlerden biri olarak görülebilir. O nedenle eğer denilebilirse ki bu tartışılır, felsefesini anlamak için çok genel bir bakış ve buna bağlı olarak genel değerlendirmeler gerekir. Böyle bir yaklaşım ise Nietzsche’yi ideolojilerin malzemesi haline getirebilir hatta getirmiştir bile. Hakarete varan ifadelerle eserlerinde eleştirmesine rağmen, onu ideolojilerinin manevi babası görmeye hevesli evrim ve bu bağlamda Marx hayranları yok değildir. Ama gel gör ki Nietzsche, evrime illüzyon diyecek kadar uzak, sosyalist yaklaşımlara da ağır hakaretler edecek kadar mesafelidir. Dahası onun en önemli kavramlarından “üstinsanı” çok rahatlıkla tasavvuf bağlamında bir Mevlana ile bir Yunus Emre ile ilişkilendirilebilir. Daha da ileri giderek Hint Felsefesinde nirvana kavramıyla sarmaş dolaş hale getirilebilir.

          Nietzsche’nin yeniden insanı ve değerleri ele alıp sorgulaması kendi döneminde olduğu kadar kendinden sonra, özellikle günümüzde etkisini sürdürmüştür. Bu etkilenmenin ilk izlerini psikanaliz ekolünün yolcuları Freud, Adler, Lung gibi psikologlarda görebiliriz. Örneğin Freud’un insan davranışlarının kökeni ile ilgili açıklamaya çalıştığı şey Nietzsche’nin bağımlı tinli insana karşılık doğal insan kavramına götürebilir bizi.

          Nietzsche klasik felsefe geleneğinin çok dışında bir düşünürdür. Bu bağlamda filozof olup olmadığı da çok rahatlıkla tartışma konusu yapılabilir. Düşüncelerini bir fikir sistematiği içinde sunmamıştır. Daha çok dil ile ilgili yönü ağır bastığından bir filolog veya dil üstadı-yargıç kavramlarıyla adlandırılması daha yerinde olur.

          Sonuç olarak diyebiliriz ki düşünürleri veya düşünceleri siyah-beyaz yaklaşımlarla kalıplara sokmak hatadır. Bu bağlamda yapılacak iş düşünürleri veya söylemlerini kabul veya ret gibi iki kritere hapsetmek olmamalıdır. Kalıplara sokulmuş böyle bir Nietzsche imajı malzeme olmaktan kurtarılmalıdır. Bize düşen görev demokratik anlayışların meyillerini göz ardı etmeden, insanları veya fikirleri ideolojilerin Donkişot’ları yapmak değil, sadece ve sadece anlamaya çalışmaktır. Ama böyle bir tavır da bizi Nietzsche’nin ifadesiyle “hiç kimseyi incitmemek, hiç kimseye zarar vermek istememek, adaletli, tarafsız bir anlayışın olduğu kadar korkakça bir bakışında işareti olabilir.” den uzaklaştırmamalıdır.

Davut İSMAİL         
Felsefe Grubu Öğretmeni



Başkaldıran İnsan yahut Albert Camus

"Bir çocuk gördüm, ağlıyordu. Çünkü evlerinin kapıcısının
oğlu ölmüştü. Annesi ve babası önce bıraktılar ağlasın
diye. Sonra da sıkıldılar bundan. "Niye ağlıyorsun " dediler.
Senin kardeşin değildi ki? Çocuk göz yaşlarını sildi.
Korkunç bir şey öğrenmişti. Demek ki yabancı bir çocuk
için ağlamak gereksizdi."
Bilgi güçtür. Bu gücün oluşması, düşünen insanın varlığına bağlıdır. Varolan problemler üzerine duran, şartları zorlayan, bir çıkış yolu arayan insana... Hayatı problem tarlası görüp sürekli çapalayan insana. Bu çaba kutsaldır. Aynı zamanda bir hayat mücadelesidir. Böyle bir idealin yolcusu düşünürlerden biri de Albert Camus'tur. Camus'un hayata dair mücadelesi çocukluğunda başlar. Onun çocukluğu, başkaldıran insan serüveninin bilinçaltını oluşturan çok etkili olayların yaşandığı dönemdir. 1914 yılında Albert Camus henüz bir yaşında iken mezar taşında babasının adı yazılır. Hayat silsilesi insandan bağımsız hızını ve hatta gücünü çok sert göstermiştir. Fakir bir işçi olan babası I.Dünya savaşı sırasında ölünce, ispanyol asıllı olan annesi çocuklarına bakmak için ev işlerinde çalışmak zorunda kalmıştır. Camus, küçük bir evde, kardeşi, anneannesi ve felçli dayısı ile birlikte çocukluğunu geçirmiş, eğitimi ve dolayısıyla felsefeci-yazar kişiliğini, bu yoksulluk içerisinde yakalamıştır. Üstelik onun eğitim çağı, 20.yüzyıl Avrupa'sının karmaşık bir atmosferde olduğu döneme denk gelmiştir. Öğretmeni Lois Germain'in sağladığı bir bursla 1923 yılında Lise'ye giren Camus, öğrenimini burslar yardımıyla tamamlamıştır. Kimilerine göre o bir çilekeş veya talihsiz, kimilerine göre de filozof veya edebiyatçıdır. Fransa'nın hasat alanı Cezayir varoşlarında gökyüzüne hasret kalan Camus, çok kötü bir çocukluk dönemi geçirmiştir. Ardından patlak veren 1. Dünya Savaşı Camus için sefaleti en doruk noktaya çıkarmıştır. Ölüm, ayrılık, gözyaşı, nefret. Camus'un bütün çocukluğunu ve hatta hayatını sarmıştır.
Camus, böyle bir hayat silsilesi içinde 29 yaşında iken ölen babasının mezarını ancak 40 yaşında bulabilmiştir. Camus için yıllar çok çabuk geçmiştir. Babasının mezarı başında kendi kendine şöyle söylenir:
- Hayat ne garip şey! Ben 40 yaşındayım oysa babam
29.
Camus'un hayata dair kendi kendine sorduğu ve cevap aradığı en önemli soruların temelinde, ona göre varolan bu tutarsızlık çok etkili olmuştur. Bu tutarsızlık Camus'un içindeki "başkaldıran insanı" biraz daha kamçılamıştır. Bu bir isyan değildir. Hayata rağmen bir arayıştır. Ölüme rağmen bir başkaldırıdır. Varoluş oğlunu babadan daha yaşlı yapabiliyorsa düzensizliğin, çelişkinin farkına varmak gerekir diyerek kalemini bir kılıç gibi kullanmış, "Tersi ve Yüzü" adlı eserini yazmaya başlamıştır. Bununla Camus dünyanın iki yüzüne işaret eder. Birisi tersi, diğeri ise onun tersi, yani yüzü. Tıpkı ölüm-hayat, evet veya hayır gibi. Camus'a göre hiçbir şeyin değiştiremeyeceği bir dünya durur karşımızda. O, tek çıkış yolu olarak ölüme karşı hayatı görür. Yaşama cüretkarlığının ise ölüme bağlı olduğunu savunur, insanın; ölüme, hayata ve diğer insanlara yabancılığını sorgular. Yine "Yabancı" adlı eserinde, gerçeği:
- Bir çocuk gördüm ağlıyordu. Çünkü evlerinin kapıcısının
oğlu ölmüştü. Annesi ve babası önce bıraktılar ağlasın diye.
Sonra da sıkıldılar bundan. "Niye ağlıyorsun" dediler. Senin
kardeşin değildi ki? Çocuk göz yaşlarını sildi. Korkunç bir şey
öğrenmişti. Demek ki yabancı bir çocuk için ağlamak
gereksizdi.
2. Dünya Savaşı Camus'u pek fazla etkilemeyi başaramaz. Çünkü "savaş ve ölüm" onun bilmediği ve anladığı şeyler değildir. Camus, yaşadığı olumsuzluklara karşı insanın hazinesi düşüncenin gücünü yüceltmeyi artırır. Düşüncelerindeki arayışlar 17. yüzyıl rasyonalist filozofu Descartes'e götürür onu. Ta 17. yüzyıldan "Düşünüyorum o halde varım" in aksini alır. Varlığı sorgular. Çıkış arar. Artık onun varlığı başkaldıran insana dairdir. "Başkaldırıyorum o halde varım"a ulaşır. Bu başkaldırının içinde Nietzsche'nin 'üst insan'ını arar. Çünkü üst insanın olduğu yerde Kari Marx'ın pireleri Burjuvazilere yer yoktur.
Camus "Veba" adlı romanıyla hayata dair acılara, ölüme başkaldırısını zirveye taşır. Ona göre insan akıllıdır. Aklıyla hayatın anlamını "Veba" da arar. Ama dünya karşısında kendi güçsüzlüğünü görür. Çünkü veba yahut ölüm insanlardan haberli habersiz sinsice çalışır. Umutsuzdur. Hayata dair hayal kırıklığı sarmıştır onu. Bunun nedeni bir insan olarak vebanın yahut ölümün önüne geçememesidir. O, şimdi gittiyse bile, bir yerlerde saklanıp zamanı geldiğinde mutlaka ortaya çıkacaktır. Bütün bunların oluşturduğu hayal kırıklığı Camus için başkaldırının merdiven taşları olur. Çünkü "Başkaldıran insan, her şeye rağmen yarın için bugüne hayır diyebilen insandır." Camus'un bu çıkışı doğru bilgiye ulaşmayla birlikte, ortaya konulan doğru bilgilerin arkasındaki duruşun da bir göstergesidir. Camus'un çıkış noktası hayata karşı aklın gücü olmuştur. Ona göre açan çiçeğin, uçan kuşun değişen mevsimlerin arkasında değişmeyen bir gerçek
varolsaydı acılar olmazdı. Bu çıkarımda Camus'un yanılgısı, belki de acıların kaynağındaki insanların bencil duygularının payını zihninde canlı tutamaması olmuştur. Camus'a yıllar önce söylenen şu söz ışık tutar mı bilinmez. Hobbes der ki "İnsan insanın kurdudur." Kendi bencil istekleri başkalarını sömürmeye götürebilir insanı. Camus'un hayata dair tavırlarının yönünü daha iyi anlamak için çağdaşı sayabileceğimiz Necip Fazıl'ın karşıt anlayışlarını vurgulamak gerekir. Necip Fazıl çıkış noktasını kendi varlığında yani insanda arar. 1983'te gözlerini hayata yummadan önce son şiirinde,varoluş arayışı adına şöyle seslenir insanlığa:
"Çocukken haftalar bana asırdı; Derken saat oldu, derken saniye... İlk düşünce, beni yokluk ısırdı: Sonum yokluk olsa bu varlık niye?"
Felsefi bir tavırla hayatın zorluklarına karşı duruşunu eserlerinde ve yaşamında çok açık görebildiğimiz Albert Camus'un edebiyatçı yönünü de unutmamak gerekir. Eserlerinde bu kimliği yakalamak zor olmasa gerek. Yaşamın ne olduğu, nasıl sürdüğü, yaşam savaşının sonu, ölüm ve ölüme dair yaklaşımlar sadece Camus'un problemleri olmadığı çok açıktır. Zaten düşünen, sorgulayan insanın farkı da budur. Sokrates'in ifadesiyle "Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez," Hayatı boyunca bu sorgulamanın peşinde koşmuş ve bu mücadelesini başkaldırıya dönüştürmüş Camus, 1960 yılının ocak ayında hayata yahut ölüme başkaldırı savaşını bir trafik kazasında kaybetmiştir!

         Davut İSMAİL         
Felsefe Grubu Öğretmeni


 
İLETİŞİM

TEL:
(212) 866 56 00 (10 hat)
Adres: Turgut Özal Bulvarı Kiler Yanı, No:3

Beykent / İSTANBUL
Faks: (212) 866 56 90




  
 
BU SİTE ÇAĞ ÖĞRETİM İŞLETMELERİ A.Ş. AİTTİR.