
Bize
düşen görev demokratik anlayışların
meyillerini göz ardı etmeden,
insanları veya fikirleri ideolojilerin
Donkişot’ları yapmak değil, sadece
ve sadece anlamaya çalışmaktır.”
NİETZSCHE
ÖLDÜ!
Frıedrıch
Wilhelm Nietzsche 1844 yılında Almanya’da
doğdu. Çocukluk yıllarında yaşadığı
olayların çok açık bir şekilde düşüncelerini
etkilediğini söyleyebileceğimiz
bir düşünürdür. Çocukluğunda yaşadığı
iki önemli olaydan birincisi kardeşinin
ölümü, diğeri ise babasının ölümüyle
aile şartlarının çok değişmesidir.
Çocukken çok ağırbaşlı, kurallara
uygun hareket etmeyi seven bu nedenle
yağmurlu havalarda bile herkesten
farklı olarak ağır adımlarla yürüyen,
yağmura hiç aldırmayan birisiydi.
Lakabı ise küçük papazdı.
On
dört yaşında disipliniyle dikkat
çeken okulunda “Germania” adlı bir
dernek kurmuş, şiir ve denemelerle
ilgilenmiştir. Özellikle 1860’lı
yıllarda bir dergi aracılığıyla
kiliseyi, ortaçağ kalıntılarını
taşıması, ruhbanlık sınıfı, insanı
ele alış biçimi ve sürü psikolojisine
itmesi nedeniyle eleştirmeye başlamıştır.
Yüksek eğitimini Yunan düşünürleri
üzerine hazırladığı tezle bitiren
Nietzsche, Bonn Üniversitesi’nde
dil üzerine çalışmalar yapmıştır.
Bütün bu hareketli yıllarda onun
iki hobisi vardır: Schopienhaver’in
fikirlerini okumak ve sıkıntılarımızdan
kaçarak ona sığındığımızda doğayı
daha iyi anlarız dediği doğada geziler
yapmaktır. Bir ara vatanseverlik
nidalarıyla Alman birliğinin sağlanmasının
yolu olarak gördüğü; “Ortak bir
düşmana karşı mücadele etmek gerekir.”
düşüncesiyle askere yazılır. Ama
bu onun hayatı için bir dönüm noktası
olur. Attan düşerek peşini ölümüne
kadar bırakmayacak bir rahatsızlık
geçirir.
1869
yılında İsviçre’nin Basel Üniversitesi’nde
genç yaşta Klasik Filoloji kürsüsüne
profesör olarak atanır. Ardından
Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe
adlı eserini yazar. Özellikle Yunan
Mitolojilerine ve ilk çağ Yunan
filozoflarına hayrandır. Bunlar
arasında Heraklitos’un ayrı bir
yeri vardır. 1887 yılında kaleme
aldığı “Ahlakın Soy kütüğü Üzerine”
adlı eserinde insanları köleliğe
iten, köle ahlakı anlayışları sorgular.
1878 yılında İnsanca, Pek İnsanca
adlı eseriyle pozitivist yaklaşımlar
sergilemeye başlar. Bu eserinde
Nietzsche, özellikle inançla ilgili
sorgulamalarda bulunur. Ortaçağın
dini duygularının aydınlanmayla
birlikte sanata ve bilime yöneldiğini
söyler. Bu sıralar rahatsızlığının
artması nedeniyle üniversitedeki
görevinden ayrılmak zorunda kalır.
İyileşme adına gezgin bir hayata
başlar. Kış aylarını İtalya’da,
yaz aylarını ise İsviçre’nin dağlarında
geçirir. Bu yıllarda Torino’da sokakta
kırbaçlanan bir atın boynuna sarılarak
uzun süre ağladığı söylenir. Bu
davranışını geçirdiği rahatsızlığın
etkisiyle de açıklamak mümkündür.
Artık o yoğun ve çalkantılı düşüncelerin
adamı olmaya başlamıştır. Baş yapıtım
dediği İranlı bir bilgenin ağzından
anlattığı fikirlerinden oluşan “Böyle
buyurdu Zerdüşt” adlı eseri yazar.
Bu eser Nietzsche’nin kendine duyduğu
hayranlığı artırmıştır. Hatta biraz
daha ileri giderek: “Ben geleceğin
bütün insanları için bir yazgıyım”.
diyecektir. Bu söz onun psikolojisini
açıklamada önemli bir ölçü kabul
edilebilir. Ama işi büyüklük hezeyanlarına
dayandırmak ne derece doğru olur
bilemeyiz. İnsanca, Pek İnsanca
adlı eserinde belirttiği, yazar
olmaya utanan en iyi yazar olacaktır.
Sözüyle bunu kıyasladığımızda kafasının
karışık hatta birazda dağınık olduğunu
rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten
çocukluğundaki ağırbaşlılığını eserlerinde,
özellikle filozofları eleştirdiği
yazılarında görmek mümkün değildir.
Anlaşılmıyor! Eleştirilerine karşı
kendini savunurken takındığı mütevazı
tavır onun hayatında oluşmuş istisnalardan
biridir.
İ.Kant’la
sistemleşen, klasik felsefe anlayışına
inen darbelerin en önemlilerinden
mantıkçı kimliğiyle felsefeyi bilimsel
bir temele oturtmakla bitiren düşünür
kabul edebileceğimiz Wittgenstein
ile devam eden eleştirel felsefe
geleneğinin en önemli değerlerinden
biri olarak Nietzsche’yi kabul edebiliriz..
Bu yönüyle beklide o, 20 yüzyılda
elimizde kalan tek yaklaşım diyebileceğimiz
pragmatizm akımına alternatif getirmekle
felsefeye yeni ufuklar açmıştır.
Nietzsche’nin problemi, aslında
yüzyıllardır insanlığın en duyarsız
kaldığı bir problem, yabancılaşma
problemidir. Nietzsche’ye, çöküş
veya yabancılaşma, yerleşik değerleri
yeniden ele alma, nihilizm(hiçlik),
üst insan, sürü psikolojisi, öze
varış gibi kullandığı kavramlarla
bakmak, onu anlamayı daha çok kolaylaştıracaktır.
O, insanları bağlı birer tin haline
getiren, yozlaşmış bütün değerlere
karşı çıkar(Nihilizm).Yani varolan
yerleşik değerlerin kökten sarsılıp
yeniden değerlendirilmesi, kabul
edilen en yüce değerlerin yozlaşmadan
dolayı değersizleşmesi. Bu değerlerin(alışkanlıklar,
ananeler, inançlar, siyasi oluşumlar,
eğitim, toplumsal özellikler) insanı
sürü psikolojisine hapseden statik,
kokuşmuş olduklarını savunur. Bunlardan
kurtulmak gerekir. Bunun yolunun
da varolan bu değerlerin inceden
inceye sorgulanarak tekrar ele alınmasının
gerekliliğini vurgular.
O,
eserlerinde ahlak, inanç, felsefe,
sanat, siyaset gibi alanlarda oluşan
yabancılaşma üzerinde durur. Yabancılaşmadan
nasibini alan insanları gruplamayı
da ihmal etmez. Ona göre insan hayvan
ile üstinsan arasında gerilmiş bir
iptir. Seviyemizi belirleyen şey,
bizi sürü içgüdüsüne iten, kendimize
yabancılaştıran anlayışları ne kadar
sorgulayabildiğimizdir. Ona göre
yabancılaşma veya çöküş tabiatta,
toplumda ve en nihayet insan hayatında
etkisini göstermiştir. Yabancılaşma,
insanın kendi özünden uzaklaşarak
genel eğilimlerin esiri olması,
üstinsandan uzaklaşması, daha net
bir ifadeyle çöküşüdür. Özellikle
insandaki çöküşün kaynağını sürü
içgüdüsünün ahlaki değerlerdeki
canlılığı kaybetmesine bağlar. Nietzsche
göre ahlak insanı sürü psikolojisine
iter. Bu nedenle karşı çıkılması
gereken şey bu psikolojinin insanın
bütün diğer fonksiyonlarını yok
edecek kadar geriye götürmesidir.
Yabancılaşmanın dinde de olduğunu
vurgulayan Nietzsche, özellikle
Hıristiyanlığın insanı doğuştan
günahkar gören tavrını, Tanrı anlayışını,
ruhban sınıfını acımasızca eleştirir.
Zaten Hıristiyanlığın bu konulardaki
tavrı İslam diniyle çelişmektedir.
İslam insanı doğuştan günahkar olarak
değil, yaratılmışların en hayırlısı
olarak kabul eder. Nietzsche insanın
suçlu görülmesini asla kabul etmez.
Özellikle papazları eleştirir. Ama,
“onların arasında da karamanlar
var.” Demeyi de ihmal etmez. İnsan
pek İnsanca da, gerçi, Hıristiyanlık
demişti ki: İnsan günah içinde rahme
düşmüş ve doğmuştur. Calderon, ünlü
dizelerinde gelmiş geçmiş
En tersine dönüş paradoksu dile
getirmeye cesaret edebilmişti: insanın
en büyük suçu doğmuş olmak. Böyle
bir yaklaşımdan dolayı Nietzsche’yi
Hıristiyanlığın inanç problemlerini
Asya için de genellemiş olması onun
en büyük hatası rahatlıkla kabul
edilir.
Nietzsche’nin
tekrardan insana yönelimi aslında
yeni bir şey değildir. İlkçağ filozofları
varlığın ilk nedeni yani arke problemiyle
ilgili yorumlar ve bu yorumlardaki
farklılıklar, filozofların dikkatini
kendi dışından kendisine yöneltmiştir.
Artık varlık nedir? sorusunun yerine
insan nedir? Sorusu almıştır. Artık
ideal olan insanı anlamak ve değerlendirmek
olmuştur. Ortaçağla birlikte kesintiye
uğrayan bu çıkış Rönesans ile tekrar
canlanmıştır. Yani İlkçağda ele
alınan konular tekrar sorgulanmaya
başlanmıştır. Bu sürece Nietzsche’yi
ilave edecek olursak, onun yaklaşımında
insanın bağımlı hale gelerek kendisine
yabancılaşmasına bir saldırı veya
insanı kurtarma adına yeniden değerlendirme
diyebiliriz.
Nietzsche’nin
bir konuyu derinlemesine ele alıp
sonuçlandırmaması onu anlamayı engelleyen
önemli problemlerden biri olarak
görülebilir. O nedenle eğer denilebilirse
ki bu tartışılır, felsefesini anlamak
için çok genel bir bakış ve buna
bağlı olarak genel değerlendirmeler
gerekir. Böyle bir yaklaşım ise
Nietzsche’yi ideolojilerin malzemesi
haline getirebilir hatta getirmiştir
bile. Hakarete varan ifadelerle
eserlerinde eleştirmesine rağmen,
onu ideolojilerinin manevi babası
görmeye hevesli evrim ve bu bağlamda
Marx hayranları yok değildir. Ama
gel gör ki Nietzsche, evrime illüzyon
diyecek kadar uzak, sosyalist yaklaşımlara
da ağır hakaretler edecek kadar
mesafelidir. Dahası onun en önemli
kavramlarından “üstinsanı” çok rahatlıkla
tasavvuf bağlamında bir Mevlana
ile bir Yunus Emre ile ilişkilendirilebilir.
Daha da ileri giderek Hint Felsefesinde
nirvana kavramıyla sarmaş dolaş
hale getirilebilir.
Nietzsche’nin
yeniden insanı ve değerleri ele
alıp sorgulaması kendi döneminde
olduğu kadar kendinden sonra, özellikle
günümüzde etkisini sürdürmüştür.
Bu etkilenmenin ilk izlerini psikanaliz
ekolünün yolcuları Freud, Adler,
Lung gibi psikologlarda görebiliriz.
Örneğin Freud’un insan davranışlarının
kökeni ile ilgili açıklamaya çalıştığı
şey Nietzsche’nin bağımlı tinli
insana karşılık doğal insan kavramına
götürebilir bizi.
Nietzsche
klasik felsefe geleneğinin çok dışında
bir düşünürdür. Bu bağlamda filozof
olup olmadığı da çok rahatlıkla
tartışma konusu yapılabilir. Düşüncelerini
bir fikir sistematiği içinde sunmamıştır.
Daha çok dil ile ilgili yönü ağır
bastığından bir filolog veya dil
üstadı-yargıç kavramlarıyla adlandırılması
daha yerinde olur.
Sonuç
olarak diyebiliriz ki düşünürleri
veya düşünceleri siyah-beyaz yaklaşımlarla
kalıplara sokmak hatadır. Bu bağlamda
yapılacak iş düşünürleri veya söylemlerini
kabul veya ret gibi iki kritere
hapsetmek olmamalıdır. Kalıplara
sokulmuş böyle bir Nietzsche imajı
malzeme olmaktan kurtarılmalıdır.
Bize düşen görev demokratik anlayışların
meyillerini göz ardı etmeden, insanları
veya fikirleri ideolojilerin Donkişot’ları
yapmak değil, sadece ve sadece anlamaya
çalışmaktır. Ama böyle bir tavır
da bizi Nietzsche’nin ifadesiyle
“hiç kimseyi incitmemek, hiç kimseye
zarar vermek istememek, adaletli,
tarafsız bir anlayışın olduğu kadar
korkakça bir bakışında işareti olabilir.”
den uzaklaştırmamalıdır.
Davut
İSMAİL
Felsefe Grubu Öğretmeni
Başkaldıran İnsan yahut Albert Camus
"Bir
çocuk gördüm, ağlıyordu. Çünkü evlerinin
kapıcısının
oğlu ölmüştü. Annesi ve babası önce
bıraktılar ağlasın
diye. Sonra da sıkıldılar bundan.
"Niye ağlıyorsun " dediler.
Senin kardeşin değildi ki? Çocuk
göz yaşlarını sildi.
Korkunç bir şey öğrenmişti. Demek
ki yabancı bir çocuk
için ağlamak gereksizdi."
Bilgi güçtür. Bu gücün oluşması,
düşünen insanın varlığına bağlıdır.
Varolan problemler üzerine duran,
şartları zorlayan, bir çıkış yolu
arayan insana... Hayatı problem
tarlası görüp sürekli çapalayan
insana. Bu çaba kutsaldır. Aynı
zamanda bir hayat mücadelesidir.
Böyle bir idealin yolcusu düşünürlerden
biri de Albert Camus'tur. Camus'un
hayata dair mücadelesi çocukluğunda
başlar. Onun çocukluğu, başkaldıran
insan serüveninin bilinçaltını oluşturan
çok etkili olayların yaşandığı dönemdir.
1914 yılında Albert Camus henüz
bir yaşında iken mezar taşında babasının
adı yazılır. Hayat silsilesi insandan
bağımsız hızını ve hatta gücünü
çok sert göstermiştir. Fakir bir
işçi olan babası I.Dünya savaşı
sırasında ölünce, ispanyol asıllı
olan annesi çocuklarına bakmak için
ev işlerinde çalışmak zorunda kalmıştır.
Camus, küçük bir evde, kardeşi,
anneannesi ve felçli dayısı ile
birlikte çocukluğunu geçirmiş, eğitimi
ve dolayısıyla felsefeci-yazar kişiliğini,
bu yoksulluk içerisinde yakalamıştır.
Üstelik onun eğitim çağı, 20.yüzyıl
Avrupa'sının karmaşık bir atmosferde
olduğu döneme denk gelmiştir. Öğretmeni
Lois Germain'in sağladığı bir bursla
1923 yılında Lise'ye giren Camus,
öğrenimini burslar yardımıyla tamamlamıştır.
Kimilerine göre o bir çilekeş veya
talihsiz, kimilerine göre de filozof
veya edebiyatçıdır. Fransa'nın hasat
alanı Cezayir varoşlarında gökyüzüne
hasret kalan Camus, çok kötü bir
çocukluk dönemi geçirmiştir. Ardından
patlak veren 1. Dünya Savaşı Camus
için sefaleti en doruk noktaya çıkarmıştır.
Ölüm, ayrılık, gözyaşı, nefret.
Camus'un bütün çocukluğunu ve hatta
hayatını sarmıştır.
Camus, böyle bir hayat silsilesi
içinde 29 yaşında iken ölen babasının
mezarını ancak 40 yaşında bulabilmiştir.
Camus için yıllar çok çabuk geçmiştir.
Babasının mezarı başında kendi kendine
şöyle söylenir:
- Hayat ne garip şey! Ben 40 yaşındayım
oysa babam
29.
Camus'un hayata dair kendi kendine
sorduğu ve cevap aradığı en önemli
soruların temelinde, ona göre varolan
bu tutarsızlık çok etkili olmuştur.
Bu tutarsızlık Camus'un içindeki
"başkaldıran insanı" biraz
daha kamçılamıştır. Bu bir isyan
değildir. Hayata rağmen bir arayıştır.
Ölüme rağmen bir başkaldırıdır.
Varoluş oğlunu babadan daha yaşlı
yapabiliyorsa düzensizliğin, çelişkinin
farkına varmak gerekir diyerek kalemini
bir kılıç gibi kullanmış, "Tersi
ve Yüzü" adlı eserini yazmaya
başlamıştır. Bununla Camus dünyanın
iki yüzüne işaret eder. Birisi tersi,
diğeri ise onun tersi, yani yüzü.
Tıpkı ölüm-hayat, evet veya hayır
gibi. Camus'a göre hiçbir şeyin
değiştiremeyeceği bir dünya durur
karşımızda. O, tek çıkış yolu olarak
ölüme karşı hayatı görür. Yaşama
cüretkarlığının ise ölüme bağlı
olduğunu savunur, insanın; ölüme,
hayata ve diğer insanlara yabancılığını
sorgular. Yine "Yabancı"
adlı eserinde, gerçeği:
- Bir çocuk gördüm ağlıyordu. Çünkü
evlerinin kapıcısının
oğlu ölmüştü. Annesi ve babası önce
bıraktılar ağlasın diye.
Sonra da sıkıldılar bundan. "Niye
ağlıyorsun" dediler. Senin
kardeşin değildi ki? Çocuk göz yaşlarını
sildi. Korkunç bir şey
öğrenmişti. Demek ki yabancı bir
çocuk için ağlamak
gereksizdi.
2. Dünya Savaşı Camus'u pek fazla
etkilemeyi başaramaz. Çünkü "savaş
ve ölüm" onun bilmediği ve
anladığı şeyler değildir. Camus,
yaşadığı olumsuzluklara karşı insanın
hazinesi düşüncenin gücünü yüceltmeyi
artırır. Düşüncelerindeki arayışlar
17. yüzyıl rasyonalist filozofu
Descartes'e götürür onu. Ta 17.
yüzyıldan "Düşünüyorum o halde
varım" in aksini alır. Varlığı
sorgular. Çıkış arar. Artık onun
varlığı başkaldıran insana dairdir.
"Başkaldırıyorum o halde varım"a
ulaşır. Bu başkaldırının içinde
Nietzsche'nin 'üst insan'ını arar.
Çünkü üst insanın olduğu yerde Kari
Marx'ın pireleri Burjuvazilere yer
yoktur.
Camus "Veba" adlı romanıyla
hayata dair acılara, ölüme başkaldırısını
zirveye taşır. Ona göre insan akıllıdır.
Aklıyla hayatın anlamını "Veba"
da arar. Ama dünya karşısında kendi
güçsüzlüğünü görür. Çünkü veba yahut
ölüm insanlardan haberli habersiz
sinsice çalışır. Umutsuzdur. Hayata
dair hayal kırıklığı sarmıştır onu.
Bunun nedeni bir insan olarak vebanın
yahut ölümün önüne geçememesidir.
O, şimdi gittiyse bile, bir yerlerde
saklanıp zamanı geldiğinde mutlaka
ortaya çıkacaktır. Bütün bunların
oluşturduğu hayal kırıklığı Camus
için başkaldırının merdiven taşları
olur. Çünkü "Başkaldıran insan,
her şeye rağmen yarın için bugüne
hayır diyebilen insandır."
Camus'un bu çıkışı doğru bilgiye
ulaşmayla birlikte, ortaya konulan
doğru bilgilerin arkasındaki duruşun
da bir göstergesidir. Camus'un çıkış
noktası hayata karşı aklın gücü
olmuştur. Ona göre açan çiçeğin,
uçan kuşun değişen mevsimlerin arkasında
değişmeyen bir gerçek
varolsaydı acılar olmazdı. Bu çıkarımda
Camus'un yanılgısı, belki de acıların
kaynağındaki insanların bencil duygularının
payını zihninde canlı tutamaması
olmuştur. Camus'a yıllar önce söylenen
şu söz ışık tutar mı bilinmez. Hobbes
der ki "İnsan insanın kurdudur."
Kendi bencil istekleri başkalarını
sömürmeye götürebilir insanı. Camus'un
hayata dair tavırlarının yönünü
daha iyi anlamak için çağdaşı sayabileceğimiz
Necip Fazıl'ın karşıt anlayışlarını
vurgulamak gerekir. Necip Fazıl
çıkış noktasını kendi varlığında
yani insanda arar. 1983'te gözlerini
hayata yummadan önce son şiirinde,varoluş
arayışı adına şöyle seslenir insanlığa:
"Çocukken haftalar bana asırdı;
Derken saat oldu, derken saniye...
İlk düşünce, beni yokluk ısırdı:
Sonum yokluk olsa bu varlık niye?"
Felsefi bir tavırla hayatın zorluklarına
karşı duruşunu eserlerinde ve yaşamında
çok açık görebildiğimiz Albert Camus'un
edebiyatçı yönünü de unutmamak gerekir.
Eserlerinde bu kimliği yakalamak
zor olmasa gerek. Yaşamın ne olduğu,
nasıl sürdüğü, yaşam savaşının sonu,
ölüm ve ölüme dair yaklaşımlar sadece
Camus'un problemleri olmadığı çok
açıktır. Zaten düşünen, sorgulayan
insanın farkı da budur. Sokrates'in
ifadesiyle "Sorgulanmayan hayat
yaşamaya değmez," Hayatı boyunca
bu sorgulamanın peşinde koşmuş ve
bu mücadelesini başkaldırıya dönüştürmüş
Camus, 1960 yılının ocak ayında
hayata yahut ölüme başkaldırı savaşını
bir trafik kazasında kaybetmiştir!
Davut
İSMAİL
Felsefe Grubu Öğretmeni
|