DEPREM
Yerküre,
iç içe katmalardan olusmus
yasayan bir canli , tabii dengesini korumasi
için iç kuvvetler diye nitelenen
tektonik hareketler daima faaliyet içinde
olacaktir.Bu faaliyetlerden biri de tabii
dengeyi koruyan depremlerdir.
. Kainata nereden bakarsak bakalim, onda
harika bir nizam oldugunu görüyoruz.
Ay’in dünyamizi geceleri kandil
gibi aydinlatmasi, dünyamizin günes
etrafindaki ölçülü
bir hizla dönüsü vb. olaylar
bu mükemmel dengenin bir ifadesidir.Bu
denge ve sistemler dikkate alinarak incelendiginde
hepsinin insanoglunun hizmetine sunuldugu
anlasilmaktadir.
Türkiye, çesitli levhalarin
kesisme noktasi üzerinde bulunan, jeolojik
bakimindan hareketli
Kirikli yapinin çok yaygin oldugu
ve depremlerin sik sik gerçeklestigi
bir kara parçasidir.Türkiye
ve özellikle Marmara bölgesinde
deprem gerçegine anlamak için
Bogaziçi Üniversitesi Kandilli
Rasathanesi Ulusal deprem Izleme Merkezi
(UDIM) Müdürü Dr. Dogan Kalafat
Bey’le bir söylesi yapildi.
Bu söyleside ; Deprem siddetinin alinacak
önlemlere göre degisebilecegini,
depremlerin uzaydan incelenip incelenemeyecegi,
17 Agustos depremiyle ilgili komplo teorilerinin
dogru olup olmadigi, termal kaynaklarin,
soda kaynaklarinin sifali su kaynaklarinin
aslinda depremlerin birer sonucu oldugunu,
fay hatlariyla meyve agaçlari arasindaki
benzerligi ve yakin bir gelecekte Marmara
Bölgesi’nde deprem olma olasiliginin
ne kadar oldugunu ,Öldüren,deprem
degil,binalardir gerçegini vb. konulari
bulacaksiniz .
Hayri
Yücel
Cografya Ögretmeni
Deprem
Nedir? Deprem Çeşitleri nelerdir?
Cevap
: Depremi biz teknik olarak şöyle tanımlıyoruz
: Yer kabuğunun derin katmanlarının kırılıp
yer değiştirmesi veya yanardağların püskürme
durumuna geçmesi yüzünden oluşan sarsıntı,
yer sarsıntısı, hareket, zelzele. Deprem
özellikle kabuk diye tarif ettiğimiz dünyanın
en üst kısmında olan levhaların hareketi
ile oluşur. Yani depremler rastgele yerlerde
olmuyor, bu levhaların birbirlerinden uzaklaştığı,
birbirine yakınlaştığı veya birbirinin altına
girdiği yerlerde oluşmaktadır.
Depremleri
3’e ayırıyoruz :
1- Tektonik Depremler : Kırılmalarla meydana
gelen depremlerdir. Ülkemizdeki depremlerin
neredeyse tamamı tektonik depremdir.
2- Volkanik Depremler : Açığa çıkardıkları
enerjiler son derece sınırlı olan, Volkanik
faaliyetler sonucu oluşan depremlerdir.
Akdeniz, Pasifik ve Hint Okyanusları ve
Japonya taraflarında daha sık görülürler.
Tahrip güçleri tektonik depremler ile mukayese
bile edilmez. Son derece dar alanlarda etkili
olurlar.
3- Çöküntü Kaynaklı Depremler : Genelde
karstik alanlarda ve altında boşluklar olan
yerlerde ufak çöküntüler şeklinde olur.
Daha çok lokal hasar verir. Zonguldak’ta
olduğu gibi şehrin altından kontrolsüz bir
şekilde maden çekerseniz, madenlerin boşalttıkları
yeri yukarıdaki topraklar çökmek sureti
ile doldurarak çöküntü kaynaklı depremler
meydana getirir.
Depremin
şiddetini nasıl ölçüyorsunuz?
Biz
depremi belirtirken iki kavram kullanıyoruz.
Bunlardan biri depremin büyüklüğüdür. Richter
isimli ölçü kullanılır. Richter, ismini
bu skalayı ilk kullanın kişi olan Amerikalı
Sismoloji uzmanı Charles Richter’den alır.
On birimli bir sistemdir. Yani bir deprem
en fazla 10 büyüklüğünde olabilir. Bu güne
kadar dünyada ölçülmüş en büyük deprem,
1960’lı yıllarda 9.6 büyüklüğünde olan Şili
depremidir. Bu cins depremler çok sık meydana
gelmez. Depremin büyüklüğü tamamen aletlere
dayalı bir ölçümdür ve dünyanın hiçbir yerinde
değişmez. Yani bir depremin büyüklüğü 7
ise her yerde 7’dir. Ama o günkü teknolojik
koşullar ve kullanılan dalga formuna göre
de değişik büyüklükler verilebilir. Örneğin,
süreye bağlı büyüklük verilebilirken, moment
büyüklüğüne bağlı büyüklük de verilebilir.
Bu durum, Amerikalıkların sıcaklıkta Fahrenhayt
kullanırken bizim Santigrat kullanmamıza
benzer. Süreye bağlı büyüklükten moment
büyüklüğe geçebildiğiniz gibi diğer dalga
formları arasında da geçiş yapılabilir.
Hatırlarsanız, biz 17 Ağustos’u 6.7 süreye
bağlı büyüklük olarak verdik, Amerikalılar
ise yüzey dalgası büyüklüğünü 7.8 verdiler.
Depremi tanımlarken kullandığımız ikinci
kavram ise şiddetidir. Şiddet ile büyüklük
hep karıştırılır. Şiddet, depremin, doğaya,
binalara ve canlılara verdiği zarara göre
verilir. Depremin merkezinden uzaklaştıkça
doğru orantılı olarak azalır. Örneğin 17
Ağustos depreminin Gölcük’teki şiddeti 10
iken, İstanbul’daki ortalama şiddeti 7’ydi
. Farklı yerlerde ve farklı zeminlerde değişiyor.
Dolayısıyla depremin şiddeti deprem öncesi
alacağımız önlemlere göre değişir. Bugün
Doğu Anadolu’da 5 büyüklüğündeki bir depremin
şiddeti 7 olabilirken, aynı depremin Japonya’daki
şiddeti 4 olabilir.
Depremin
merkez üssünü nasıl belirliyorsunuz?
Depremin
dış merkezini belirlemek için Türkiye’nin
her yerinde kurmuş olduğumuz deprem istasyonlarından
gelen veriler, eşzamanlı olarak buradaki
bilgisayarlarımıza iletiliyor. Değişik istasyonlardan
gelen veriler, kendi yazdığımız programımız,
depremi alma sırası kullanılarak, yol –
zaman ilişkisinden bir iterasyon yaparak
depremin merkezini tespit ediyoruz.
Depremin iç merkezini nasıl buluyorsunuz?
Dış
merkez, iç merkezin yeryüzü üzerindeki iz
düşümüdür. Elimizde, ülkemizin kabuk modeli
var. Bu modelde çeşitli katmanların kalınlık
ve hız dağılımları var. Bu verileri ve bazı
parametreleri bir programa INPUT olarak
girdiğimizde program bize depremin derinliğini
hesaplıyor. Bu yolla depremin iç merkezini
buluyoruz.
Derinliğin
depremin şiddetine etkileri nelerdir?
Depremin
derinliği arttıkça depremin yüzeydeki etkisi
azalır, etki ettiği yüzey genişler. Derin
depremler güçsüzdür ve geniş alanda hissedilirler.
Sığ depremler ise güçlü olmalarına rağmen,
dar alanlarda etki yaparlar. Ülkemizdeki
depremlerin ortalama odak derinliği 10 km
iken, Japonya’daki depremlerin ortalama
derinlikleri 60 km civarındadır.
Türkiye’de
toplam kaç adet deprem istasyonu var?
Türkiye’de
toplam olarak 106 tane deprem istasyonu
vardır. Bunların büyük bir çoğunluğu Marmara
ve Batı Anadolu’da bulunuyor. Ancak biz
elimizden geldiği kadar Türkiye’nin her
yerine eşit dağıtmaya çalışıyoruz.
İstanbul’daki
köprüler, viyadükler ve binalar depreme
ne kadar hazır?
Bu yapıların tamamı deprem riskleri hesaplanarak
inşa ediliyor. Ancak zaman içerisinde bu
yapılar dayanıklılıklarını yitiriyor ve
bir takım modernizasyon çalışmaları gerektiriyorlar.
Zannederim ki, hâl-i hazırda viyadüklerin
ve köprü ayaklarının depreme dayanlıklı
hale getirilmesi konusunda çalışmalar yapılıyor.
Eskiden
de insanlar depremden günümüzde olduğu kadar
zarar görüyorlar mıymış?
Dikkat
ederseniz eski yerleşim birimleri, tepe
ve yamaçlardadır. Uygarlıklar buraları hem
kendilerini korumak için hem de sağlam zeminlerde
yaşamak için tercih etmişlerdir. Ovaları
ve sulak yerleri sadece tarımcılık için
kullanmışlardır. O zaman da, insanların
“Deniz kenarında evim olsun.” diye bir dertleri
olmamasının ve evlerin tek katlı olmasının
depremden zarar görmemelerinde etkisi büyüktür.
Bu
dediklerinizden, depremin insanlara zarar
vermediğini, asıl zarar verenin çürük yapılar
olduğunu çıkarabilir miyiz?
Doğa
aslında insana zarar vermez. Her şey bir
düzen içerisinde. Önemli olan doğaya uyum
sağlamak, doğanın kurallarına uymak. Doğanın
kurallarına uymazsanız başınıza neler geldiğini
görüyorsunuz. Sivas’ta olan heyelanlar veya
yağmur yağdığında Kağıthane’nin hali, bu
durumu gözler önüne seriyor. Gidip de su
havzalarına ev yaparsanız, su havzalarının
etkisini azaltmak için önünü keserseniz,
doğa bunları bir şekilde alacaktır.
Yani
deprem sonucu görülen zararların bir kısmının
da, şehri doğru planlanmaması ile mi ilgili?
Tabii, yeni imar alanlarının zeminlerinin
iyi incelenmemesi gibi ihmaller depremlerin
etkisini arttırmakta.
Depremlerden
en az zararla çıkmak için ne gibi önlemler
alınmalı?
Depremle mücadelenin iki temel yolu var.
Bunlardan biri deprem bilinci yüksek bir
toplum haline gelmektir. Bugün Japon toplumu
nasıl depremden etkilenmiyorsa Türk toplumu
da bu coğrafyada yaşıyorsa depreme hazırlıklı
olmak zorundadır. Türkiye’de her 3 kuşaktan
bir tanesi kesinlikle büyük bir depremi
yaşar. Diğer bir temel yol, depreme dayanıklı
binalar inşa etmektir.
Amerika
ve Fransa’nın uzaya uydu göndererek depremleri
uzaydan inceleme düşünceleri varmış. Bu
konu hakkında bilgi verebilir misiniz?
Bu ülkeler, uzaya uydu gönderdikten hemen
yahut 1 yıl sonra, depremleri tahmin etmeye
başlamak için yollamadı. Zaten, uzaya uydu
gönderdikten 1 yıl sonra, olacak depremleri
tahmin etmek söz konusu değil. Gönderilen
uydular, belli bir süre, oluşan depremleri
izleyecek, depremlerden önce oluşan belirtileri
gözlemleyecek ve bu belirtilerin bütün depremlerde
oluşup oluşmadığını inceleyecek. Buna göre
daha ileriki yıllarda bu belirtilere göre
depremin önceden bilinme ihtimali var.
Ülkemizde
böyle bir uygulama var mı?
Bu tür uygulamaların genelde büyük maliyetleri
oluyor. Bir uydunun kirası, milyonlarca
dolarla ifade ediliyor. Bu tür uygulamalar
yapmaya ekonomimiz el vermiyor.
Peki,
deprem öncesi bazı hayvanlarda bir takım
gariplikler gözlenmekte. Bunlar depremin
önceden belirlenmesinde kullanılamaz mı?
Bazı büyük deprem öncesi dediğiniz gibi
bazı hayvanlar garipleşiyor. Ancak bu belirtiler
her depremde aynı olmuyor. Birisinde olan
diğer birinde olmuyor. Bunu sebebi bizim
algılama frekansımızla bir hayvanın frekansı
farklı. Zaten bu belirtiler, insanları kurtarmaya
yetecek kadar erken olmuyor. Birkaç saat,
birkaç dakika değil, ancak birkaç saniye
önce oluyor. Yani biz “Hayvanda bir şey
var, çırpınıyor.” diyorsunuz, o sırada deprem
oluyor.
17
Ağustos depreminden sonra, devletin depremi
birkaç dakika önceden haber aldığına dair
söylentiler yayılmıştı. Bunun doğruluk oranı
nedir?
Günümüzdeki teknoloji ile, depremlerin belli
bir süre öncesinden haber alınmasını mümkün
değil. Hem hangi devlet yöneticisi binlerce
insanın ölümüne göz yumar? Bu insanlık dışı
bir hareket olurdu.
17
Ağustos depreminin ardından, deprem sırasında
denizden ateş çıktığı, balıkçıların ağlarının
eridiğine yönelik iddialar işittik. Bunlar
pek doğal vak’alara benzemiyor. Depremler
dışarıdan etkilerle yapılabilir mi?
Depremler, çeşitli kırılmalarla ve levha
hareketleri ile oluştuklarından deprem sırasında
büyük enerjiler açığa çıkıyor. Radon gazı
gibi yanıcı gazlar da çıkabiliyor. Çakmak
taşlarını birbirine sürttüğünüzde nasıl
kıvılcımlar çıkıyorsa, yer içerisinde kırılmalar
olduğunda ortaya büyük enerjiler çıkıyor.
Eğer bu levhaların içinde radyo aktif mineraller
varsa yanmaları gayet doğaldır. Bunların
atmosferde görüntüsü oluşabilir. Bunlar
ışık topları şeklinde de olabilir.
Buna ek olarak, böyle bir deprem oluşturacak
bir gücün, insan veya makine kaynaklı olması
imkânsız. İnsan oğlunun yaptığı nükleer
patlatmalar, makineler vasıtasıyla deprem
oluşturması mümkün değil .
17
Ağustos sonrası, yaşanan depremle ilgili
komplo teorileri üretilmişti, hatta bu teorilerle
ilgili kitaplar da çıkmıştı. Bu kitaplarda
Amerika’nın HAARP isimli bir projesinden
bahsedilmekteydi. Bu proje hakkında bilginiz
var mı?
HAARP’i
bir nevi elektromanyetik alan yayan ve bu
alanı bir şekilde odaklayıp, çok büyük bir
değişikliğe uğratıp, bununla yer içerisindeki
kırılmalara neden olduğu şeklinde açıklayabiliriz.
Bu tamamen teorik, bilim kurgu dilinde yazılmış,
okuyan insanları inandıran, bilimsel bir
yönü de olan bir olaydır. Ama bunu yapabilmek
mümkün değil. Günümüze kadar yapılan bazı
çalışmalarda, büyük baraj göllerinde ve
baraj havzalarında, bazı aktif küçük fay
hatlarının hareket ettirilmesine yönelik
bir takım sondajlar yapılmış. Su basılmış,
yağ basılmış, fay hattını kayganlaştırıp
daha çabuk kırılmasını sağlamaya çalışmışlardır.
Ancak, bu çalışmalar sonucu ancak 2 şiddetinde
depremler yapabilmişlerdir. Depremlerin
büyüklüğü ölçülürken, bir birim arasında,
örneğin 5 ile 6 arasında 32 kat fark var.
Bunu da dikkate aldığınızda 17 Ağustos depreminin
insanlar tarafından yapılmış olması imkânsıza
yakın.
Depremlerin
oluşmasının doğada oluşan bir enerjiyi sarf
ettiğine göre, acaba depremin doğal denge
konusunda bir görevi mi var? Ve depremin
yararları olabilir mi?
Tabii ki evet. Sonuçta yerkürede yaşayan
bir canlı, eğer depremler olmasa bütün ekolojik
denge bozulur. Termal su kaynakları, soda
kaynakları, şifalı sular gibi su kaynakları,
aslında depremin birer sonucudur. Bugün
Türkiye’de sağlık turizmi yapılabiliyorsa,
biz bunu bir nevi depreme borçluyuz. Biz
depremin o yönünden hiç bahsetmiyoruz. Bu
termal su kaynaklarından küçük kasabalar
kışın ısınma ihtiyaçlarını karşılayabilir.
Bu türlü çalışmalar ülkemizde az yapılırken
diğer ülkelerde bu tür çalışmalar çok fazla.
Bu
demek oluyor ki; Termal kaplıcalar, fay
hatları civarındadır. O zaman kaplıcalarda
deprem riski daha fazladır diyebilir miyiz?
Bir yerde termal kaynaklar varsa burada
aktif faylar var demektir. Tabii ki mantıklı.
Ülkemizde
bir tsunami meydana gelmesi mümkün mü?
Depremin sonucunda, su taşkınları olabildiği
gibi tsunamiler de meydana gelebilir. Tsunamilerin
oluşması için 3 temel kural gerekiyor:
• Çok büyük ve derin bir su kütlesi olması,
• Büyük bir kırılma olması,
• Levhaların hareketlerinin tamamen düşey
düzlemde olması gerekir.
Ancak, ülkemizde bu derece büyük bir su
kütlesi yok ve ülkemizde oluşan depremlerde
levha hareketleri tamamen yatay düzlemde
olmaktadır. Buna ek olarak da gereken bu
büyük kırılmanın oluşması için de neredeyse
bütün Kuzey Anadolu Fayını boydan boya kıracak
büyük bir deprem gerekir. Bu yüzden ülkemizde
tsunami olması imkânsıza yakın.
Bir
fayın kırıldıktan sonra bir kere daha kırılması
için geçmesi gereken süre için belli bir
alt sınır var mı?
Fayların kırılması biriktirdiği enerji ile
doğru orantılıdır. Yani büyük depremler
oluşturan faylar uzun süre enerji depolayabiliyorlar.
Fayları ben meyve ağaçlarına benzetirim.
Bu ağaçlar belli bir süre meyve vermeyip,
birkaç yıl sonra güzel meyveler verdikleri
olur. Bunun ardından, bir süre düzgün meyve
vermezler. Örneğin; 17 Ağustosu üreten büyük
kaynakların, yakın sürede bir tane daha
üretmeleri söz konusu değildir. Ancak 80-100
yıl sonra deprem üretecek potansiyele kavuşurlar.
Marmara’da
yakın bir sürede büyük bir deprem olması
ihtimali az mı yani?
O ayrı, biz 17 Ağustos’tan bahsediyoruz.
Marmara farklı, Marmara’da 30 yıl içerisinde
büyük bir deprem olma riski 62% , gerek
bizim gerekse Amerikalıların yaptıkları
çalışmalarda buna varılmış.
Peki bu olası deprem öncesi, İnsanlar “Marmara
depremi gelecek hepimiz öleceğiz.” demek
yerine daha yararlı neler yapabilirler?
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yürüttüğü
bir çalışma var. Bu çalışma ile, belirli
pilot bölgelerdeki yapılar onarılıyor. Depreme
hazırlanıyor. Bu bölgelerde depreme dayanıklı
toplu konutlar yapılıyor. Biz biliyoruz
ki 17 Ağustos depreminde hasar görmüş evlerin
bir çoğunda insanlar hayatlarını sürdürmekte.
Bu tür çalışmalarda önemli olan, bu vatandaşların
depreme dayanıklı konutlara yerleştirmektir.
Çünkü ilk olacak depremde, ilk olarak onlar
yıkılacak.
17
Ağustos sonrası baktığımızda Boğaz’daki
yalıların diğer bölgelere göre daha az hasar
gördüğünü görüyoruz. Bunun nedeni nedir?
Boğazın iki yakası, en yaşlı jeolojik kaya
birimlerinden oluşmakta ve İstanbul’un depreme
en dayanıklı bölgelerinden. Adalar da dahil
buna.
Peki
biz de sizin gibi deprem konusunda uzman
olmak istesek, üniversitede hangi bölümü
tercih etmemiz gerekir?
Depremle ilgili araştırmaları yapan bilim,
Jeofizik bilimidir. Depremle uğraşmak, çok
disiplin gerektiren bir iştir. Ama eğer
bu konuda uzmanlaşmak isterseniz, Jeofizik
mühendisliği dalını bitirdikten sonra, Sismoloji
konusunda yüksek lisans yapabilirsiniz.
Hüsrev
Özayman / 11-C
|